Ramazan ayında oruç tutmayabilirsiniz.
Ne bileyim şeker hastası olabilirsiniz.
Yani oruç tutmayacağınız bir mazeretiniz olabilir.
Bu mazeret geçici ise sonra, kalıcı ise fidye ile buna müsaade ediyor dinimiz.
Ama oruç tutanlarının oruç tutmalarına saygı duyulmalı.
Allah biliyor diye kimsenin karşılarında yemek yememeli, su içilmemeli.
Saygı gösterilmeli herkes kendine oruç tutuyor denilmemeli.
Oruç tutanda başkasının yediklerine, içtiklerine bakıp onlara sinirlenip kızmamalı.
Oruçlu orucunu başkaları görsün diye tutmuyor ki?
Oruçlu açların halinden anlamalı. Dünya’da bir sürü aç insan var, Belki mahallende yanı başında.
Tutamayan lütfen tutamayacaksan evinde tut.
Tutmayan tutana, tutan tutmayana saygı göstermeli o kadar.
Her şeyin başı saygı.
Karşı tarafa saygı duymazsanız iki taraf da yıpranır.
Oruç tutmayan dikkat edecek, oruç tutan da her yerde ben oruçluyum diyerek pozitif ayrımcılık istemeyecek.
***
Ramazan’ın bu son günlerinde, “Ben ne istiyorum?” sorusunun yerini “Başkası neye ihtiyaç duyuyor?” sorusu aldıysa, tevazu hırkası üzerimize oturmaya başlamış demektir.
Cömertlik sadece cüzdanla değil, aynı zamanda yürekle yapılır.
Bu ay boyunca vaktimizi başkalarına ayırabildik mi?
Sabrımızı hoşgörüyle harmanlayabildik mi? Emanet olanı asıl sahipleriyle paylaşabildik mi? Bu soruların cevabı, içsel zenginliğimizin karnesidir.
Ego ve enaniyet, insanı sadece kendi arzularına hapseder.
Kendini yenilemek (revize etmek), ancak hataları kabul etmekle başlar. Öfke, gıybet veya bencillik gibi “yazılım hatalarımızı” fark edip bunları erdemle değiştirebildiğimiz ölçüde Ramazan amacına ulaşmış sayılır.
Ramazan, bir varış çizgisi değil; arınmış, tazelenmiş ve kibrinden arınmış bir insan olarak hayata devam etme başlangıcıdır.
Bir cihazın yazılımını güncellemesi gibi, Ramazan da ruhun işletim sistemindeki hataları ayıklama vaktidir.
Hangi alışkanlıklar beni aşağı çekiyor? Hangi erdemleri heybeme koydum? Bu soruların cevapları, bizi bayramdan sonraki “yeni sürümümüze” hazırlar.
***
Bir alıntı ile devam edelim. Hava buz gibi, yerler kar…
Babamın kömür deposundayım. Kapıya mahcup bir kadın geldi.
“Kocam işsiz, çocuklar donuyor ama param yok,” dedi titreyerek.
Yüreğim yandı. Babam yokken bir torba kömür, bir çuval da odun verdim.
“Al abla,” dedim, “Komşuyuz, helal olsun.”
Akşam olayı babama anlattım. “Aferin” beklerken, babam kaşlarını çattı:
“Parası?”
“Baba, durumu yoktu, sevabına verdim.”
“Oğlum yanlış yapmışsın! Alıştırma böyle, sonra başını alamazsın…”
Şok oldum. Babam ki “Kömürcü Fahri” diye bilinen mert adamdı.
Nasıl bu kadar katı olabilirdi? Bir torba kömürü mü esirgemişti?
O gece babama içten içe kızdım.
Ertesi gün dayanamadım, o ailenin evine gittim. Durumları içler acısıydı.
Dükkâna dönüp babama isyan ettim:
“Baba, biz sıcak evimizde otururken o çocuklar donuyor. Bu insanlık mı? Sen bir torba kömürün lafını yapıyorsun!”
Babam sustu. Sadece:
“Tamam, ben bir bakayım” dedi ve dükkândan çıktı.
Ertesi gün elime bir kâğıt verdi.
“Git şuraya” dedi.
Gittiğim yer gıda toptancısıydı.
Meğer babam o sessizliği içinde koca bir organizasyon kurmuş…
Ahmet Amca bir yıllık kirayı üstlenmiş, erzaklar hazırlanmış.
Mobilyacı dostları evi baştan aşağı döşemiş.
Bir hafta içinde de babam araya girip kadının kocasına iş bulmuş.
Utandım…
Ben bir torba kömürle günü kurtarırken, babam o ailenin geleceğini kurtarmıştı.
“Alıştırma” derken cimriliğinden değil;
“Onları dilenci gibi hissettirme, köklü çözüm bul, onurlarıyla yaşasınlar” demek istemişti.
O aile kurtuldu. Çocukları okudu, meslek sahibi oldu.
İşte eskilerin “Ahilik” dediği o güzel gelenek buydu.
Şimdi ne öyle babalar kaldı, ne de o güzel komşuluklar…
